TO KNOW OR NOT TO KNOW ENGLISH...
İngiliz dili köken olarak Hint
Avrupa dil ailesinin Germence grubunun batı koluna bağlı; benzetmeye başvuracak
olursak, eski yüksek Almanca ile kan bağı olan; Hollanda dili (dutch), Flamanca
(flemish), Frizce ile yakın; İzlandaca, Norveççe, İsveççe ve Danca ile orta
dereceden ve Sanskritçe ile uzaktan akraba olan sözdizimsel (sentaktik) bir
dildir.
Günümüzde konuşulan İngilizce,
kronolojik sıraya konulduğunda ilk olarak adaya Kıta Avrupası’ndan gelen
İskandinav kökenli (viking) kabilelerden Angıllar ve Saksonların konuştuğu eski
Germen dilinin, adanın yerli halkı olan Keltlerin dili (celtic ve gaelic) ile
girdiği ilişki sonucu biçimlenmeye başlamıştır.
Daha sonra,
Romalılar’ın adayı işgaliyle Latince’nin
etkisi altına giren dil, 1066'da Normanların
istilası ile Normanca (Fransızca) etkisi altına girmiş, hatta yaklaşık 300 yıl
boyunca saray ve çevresinde resmi yazı ve edebiyat dili olarak Fransızca
kullanılmıştır; İngilizce, alt tabaka mensupları tarafından, neredeyse gizli
gizli konuşulmuştur. 1300'lerin sonlarına doğru milliyetçilik akımının
yayılmasıyla güçlenen İngilizce, Shakespeare
sayesinde telaffuz ve yazım olarak
standart biçimine kavuşmaya başlamıştır. Sömürge
döneminde de sömürge ülkelerinin dillerinden etkilenen ve başka dillerden
sayısız sözcük ödünç alan İngilizce (bir milyona yakın aktif/pasif sözcük
dağarcığı olduğu söylenir), gücünü bu özelliğinden almaktadır. İngilizce’nin
dünyada Mandarin Çincesi’nden sonra en çok konuşulan 2. dil ve dünyada 2.1
milyar insanın dolaylı veya dolaysız yoldan konuştuğu bir dil olmasının nedeni
de burada yatmaktadır.
Her ne kadar İngilizce konuşan 2.1
milyar insan rakamı telaffuz edilse de, bu rakam bu insanların hepsinin
İngilizce’ye hâkim oldukları gerçeğini düşündürmemelidir bizlere. Çünkü her ne
kadar hâkim olunursa olunsun, anadili İngilizce olan bir yerde yaşamadığı sürece
çoğu insan İngilizce’yi tam olarak öğrenememektedir. Hatta kültürlü bir ‘native
speaker’ olunmadıkça da gerek ‘phrasal verb’leri, gerek ‘idiom’ları ile hiçbir
zaman mükemmel şekilde öğrenilemez; kelimenin tam anlamıyla, ’öğrendikçe
öğrenilesi, derya deniz’ bir dildir. Örneğin, İngilizce’nin 300.000 tanesi aktif
olarak kullanılan bir milyona yakın sözcük içermesi biz Türkler için oldukça
önemli bir sorundur; çünkü Türkçe, içerdiği Arapça ve Farsça sözlükler hesaba
katıldığında bile 100.000 kelimeden oluşan bir dildir. Yine bir örnek verilecek
olursa, İngilizce’de ’i have to go’, Türkçe’de ’gitmeliyim’, yani ‘i must go’
anlamına gelmektedir. Fakat ‘i don’t have to go’, ’gitmemeliyim’ demek
istediğimizde ‘i musn’t go’ değil, gitmeme gerek yok anlamına gelen ‘i don’t
need to go.’ kullanılmalıdır. Bu sorunlar üçüncü bir dil öğrenildiğinde daha
kolay bir şekilde aşılabilir.
Sonuç olarak, İngilizce belli bir
düzeye kadar öğrenilmesi çok kolay, ondan sonra ilerletmesi zor olan;
mükemmelleştirilmesi ise oldukça emek isteyen bir dildir. Ayrıca, giderek dünya
diline dönüşmektedir; zira yapılan araştırmalara göre on yıl içerisinde 2 milyar
insanın İngilizce öğreniyor olacağı, 3 milyar insanın
da en az kendini ifade edecek kadar da olsa İngilizce bileceği tahmin
edilmektedir. Bir başka çarpıcı özelliği ise, dünya tarihinde ilk defa bir dili
anadili olmadığı halde konuşanların sayısı, anadili olarak konuşanların sayısını
aşmış durumda. Günümüzde bu dili sonradan öğrenenlerin sayısı anadili olarak
kullananların sayısının 3 katına yaklaşmış durumda (Newsweek, 7 Mart 2005).
Rakamlardan da anlaşılacağı üzere, geleceğin dünyasının temelleri İngilizce ile
kurulacak gibi görünüyor. Bu yüzden, İngilizce’ye tam anlamıyla hâkim olmak, her
alanda başarıya giden yolda karşımıza çıkan kapıyı açan en önemli anahtar… Eğer
sizde en uyumlu anahtar varsa, siz o kapıyı en önce açan kişi olursunuz; ama
sizin anahtarınız düzgün işlenmemişse kapının önünde anahtarınızı uyumlu hale
getirene kadar beklersiniz. Kim beklemek ister ki?